Turgut Ağabeyoğlu: Hayır, daha başlangıç!

Kötümser olunacak bir manzara yok, her ‘veri’ bunun tersini işaret ediyor.

1) 1 Kasımda alınan “yenilginin” çok daha “kuvvetsizi” bir “yenilgi” söz konusu. Tırnak içindekiler o yerlerde kullanılabilecek en hafif ifadeler.

2) Seçim sonuçları vaziyetin benzer olduğu 1 Kasıma göre ya da hiç olmadığı kadar kitlesel bir sorgulamaya tabi.

a) Meşruiyet bakımından benzer vaziyet 1 Kasım’da da vardı. Oy atma ve sayım süresi boyunca yine şaibeden, alenî hileden, YSK’dan bahsedildi; en son akşam partilerin açıklamalarından da sonra olağan, sıradan bir seçim havası oluştu. Önümüzdeki rakamlar veri edinilerek analizleri yapıldı, iktidarın “hakkı teslim edildi”.

Bu sefer bir sürü süreç farklı işlemekte. HDP vakitlice çıkıp açıkça “verilerin sonuç olmadığını”, itirazlar sonuçlanmadan bir sonuçtan bahsedilemeyeceğini söyledi, YSK’nın skandal kararına işaret etti. CHP de sonra çıkıp kimi kendisine bel bağlamış muhalif vatandaşça zayıf kalmakla eleştirilen açıklamasıyla en azından bu mühürsüz oy meselesini tekrar işaret etti. HDP sabahki basın açıklamasıyla net bir şekilde veriler üzerinden analiz yapmak yerine verileri sorguladı. Öbür yandan, CHP’li Erdal Aksünger’in akşamki hararetli açıklamaları, seçime illüzyon bir meşruiyetin bahşedilmesinin önünü almaya önemli katkı sundu. Belki HDP’nin boyun eğmeyen bir açıklama yapmasını mümkün kıldı. Bu teşkilatlar bir kenara, vatandaşta ne sualsiz bir meşruiyet devşirme ne çaresizlik ne özgüvensizlik gözlenmekte…

b) 1 Kasım’da hatta belki 7 Haziranda yakalanamayan sandık seferberliği oluştu. Evvela “sandıklara sahip çıkma” dürtüsü, sonra seçim sonuçlarını belirleyenin o anki iradî efordan başka bir şey olmadığı kavrayışı, dolayısıyla “Gezi Ruhu” yahut imece benzeri “o” kolektif davranış biçimi ve nihayet genel bir “devrimcileşme” vuku buldu. “7 Haziranda bile” derken işaret edilen ise Gezi ortamından başkası olmamalı: Yerel seçimlerde Ankara’da yaşananlar gibi kafalarda devlet kurumlarının meşruiyetlerine doğrudan bir sorgulamayı tetikleyen durumlar, bu sorgunun ihtiyaç duyacağı zemin…

3) Nihayet, önceki seçimleri karşılarken elimizde olmayan ortak, kendiliğinden, sembolsüz, ufak hesapların geriye atıldığı, Gezi atmosferinde örgütlenmelerin kampanya sürecindeki belirleyiciliği… Bu süreç boyunca CHP’nin ve HDP’nin kendi kampanyalarından daha etkin ve kapsayıcı bir temsiliyet kapasitesine sahip olagelen Hayır meclisleri ya da referandum sürecinde aktif olan mahalle forumları gibi son derece kıymetli öz-örgütlülük pratikleri önümüzdeki süreçte her şeyin anahtarı konumunda. Bu Gezi kazanımı politik özneler seçim sonuçları karşısında “yine manipüle ettiler, yine sayıp açıkladılar, yine bir şey değişmedi” ümitsizliğine karşı insanların sırtını dayadığı bir rol oynamaktalar. Dolayısıyla ikinci maddede bahsedilen tepkinin zeminini bu örgütlülükten gelen özgüven deneyiminden bulduğu söylenebilir.

Sonuçlar çok ortada: bugünün geçmişteki benzerlerinin aksine ne önümüzdeki oranların bildiğimiz türden bir “gerçekliği söz konusu”, ne yenilginin kaçınılmazlığı akıllara gelmekte ne de toplumsal muhalefetin çaresizliği.

Muktedirin mecbur olduğu bir şey olarak bu başkanlık dayatması başından beri, her adımında, her sürümünde muktedirin uzun zamandır mecbur olduğu davranış biçimi “yaptım oldu’culuk” ile vücut buldu. 7 Haziranda seçim hükûmetçe tanınmadı, 1 Kasım olmadık bir ortamda yapıldı, sıkıyönetim başladı, olmadık ortamda referandum yapıldı, dün YSK olmadık işler yaptı, nihayet ellerinde oy çuvalıyla balkon konuşması izleyenlerin aklına yatmayan şeyler var.

1 Kasım’ı takiben 2a’da bahsedilen ortamın kurulmasında muktedir algı yönetiminin söylemleri, argümanları, klişeleri ve taktikleri belliydi: “seçmen sindi”, “istikrarı seçti”, “PKK’ye itiraz var”, “savaş/terör tehdidi karşısında konsolidasyon”… Emin olalım, bunların güncel sürümleri yine hazırdır. Dün oranlar %60’a %40 iken muktedir medyada o verilerle de oy kaymaları vs. o “analizler” yapılmaktaydı.

Bundan on beş sene önce dünyada bir avuç insanın haberdar olduğu algı yönetimi kavramı bir süredir memlekette herkesin kafasını meşgul eden, gayet ayırdında olunan şeyler. Bunun tek müsebbibi de iktidarın beyin bulandırma çalışmaları değil; bu olayın kaçınılmaz varlığı ve güncel/politik günlük yaşantımız üzerinde yüksek etkinliği. Dolayısıyla artık toplumsal bir kabiliyet olarak bunu kavrayıp onunla mücadele edecek toplumsal refleksleri var edebilmeliyiz. Tabii bu kabiliyetin gelişmesi için mevcut olması tercih edilecek ilk unsur sağlıklısından, işleyeninden bir toplumsal örgütlülük. İnsanların bir araya gelip kendilerini ilgilendiren meseleleri el birliği ve iş bölümüyle masaya yatırdığı bir omuz hizası platform. ‘-daha başlangıç’ları mevcut ve aktif olan bu ortamların, bu pratiklerin var edilmesi her tür toplumsal kapasitemizi sağaltıp geliştirecek, mevcut yakıcı toplumsal ve politik sıkıntılarımıza çare olacaktır.

 

 

 

 

TEILEN