Anayasa Referandumu ve ‘Hayır Diyen Kadınlar’

Hüyla Gülbahar*

16 Nisan paketi, anayasadan yönetmeliklere kadar, toplumu zapt u rapt altında tutacak her türlü yasal düzenlemeyi yaparak; o da yetmedi askeri polisi devreye sokarak bu denetimsiz iktidarı sürdürmeyi sağlama amaçlı bir paket. Hayırcılar için, adeta bıyık altından gülerek ve durmaksızın, “hiç iktidara gelemeyeceklerini anladılar, bu nedenle itiraz ediyorlar” demeleri de bu yüzden aslında.

Kadınlar, 16 Nisan Anayasa Referandumu’nda Hayır çıkması için büyük bir özveri ve OHAL koşullarına rağmen, inanılmaz bir cesaretle çalışıyor.

2010 Anayasa Referandumu’ndan farklı olarak, bu kez bağımsız kadın hareketi; hayır, evet, yetmez ama evet, boykot diye dört (aslında üç) ayrı kampa bölünme tuzağına düşmedi. 2010 Anayasa Referandumu’nda, hareketteki kadınların büyük çoğunluğu “hayır” dediği halde, bunu kamuya açıklanmış ortak ve bağımsız bir söz haline getirememiştik. Bu yetersizlik, biraz da “boykot” diyen Kürt siyasi hareketine zarar vermemek kaygısından kaynaklanmıştı. Ama asıl olarak, aslında “yetmez ama evet” diyen kimi önemli kadın aktivistlerin sessizliği, renk vermezliği ile açık bir tartışmanın önünü kesmeleri idi. Hem hayırı, hem boykotu baltalayıcı bu tutumun; belki de, referandum sonrasında ortak çalışmaya devam etmeyi kolaylaştırıcı bir etkisi de oldu.

Ben yine de kadın hareketinin, diğer birçok muhalif harekete göre 2010 referandumundan yüzakıyla çıkmayı başardığına inanıyorum. O dönem aktif olan ve “eğer yeni bir anayasa yapılacak ise, önce o anayasayı tartışacak özgür ortamı yaratmak üzere siyasi bir reform yapılmalı” diyen Özgürlükçü Anayasa Platformu’nun ilk metninden son metnine dek tüm ortak metinlerini imzalayan sosyal kesimler arasında, kadın ve LGBTİ örgütleri sözcülerinin ağırlıklı olarak yer alması bu nedenleydi.

Kadınlar ve LGBTİ’lerin bu denli içinde, yanında durduğu Özgürlükçü Anayasa Platformu’nun “yeni bir anayasa için önce siyasi reform, önce yol temizliği” talebi, iktidar ve destekçileri siyasetçiler, aydınlar tarafından “faydasız doğrular” ya da “bazı aydınların Alice’in Harikalar Diyarı’nda gezintisi” olarak küçümsenmiş ve marjinalleştirilmeye çalışılmıştı.

2010 referandumu sonrası sürecin, OHAL koşullarında anayasa yapma dayatmasına kadar varması bu tespitlerin ne denli haklı olduğunu ortaya koydu ki, en azından bağımsız kadın hareketinde, en küçük bir tereddüt olmaksızın bir “hayır” ortaklığı doğdu. Aynı tespitleri her kesim açısından yapmak mümkün, ama bu yazının konusu dışında.

Kadınlar Neden Hayır Diyor?

2010 Referandumu öncesinde, Radikal İki’de “Eril devletin pekiştirilmesine hayır” başlıklı bir yazı yazmıştım. Eril devletin pekiştirilmesine başlıklı yazıda, 2010 anayasa değişikliklerinin, Türkiye’yi otoriter bir başkanlık rejimine götürecek bir adım olduğunu anlatmaya çalışmıştım.

Yazıda, MHP milletvekili Mehmet Gül’ün (şimdi müteveffa), Medeni Yasa’da aile reisliğinin kaldırılması talebimize itiraz ederken “her topluluğa bir baş lazım, başsız topluluklar dağılır” sözünü de anmıştım. Medeni Yasa tartışmaları sırasında, M. Gül’ün, toplumu ve aileyi, “yönetenler ve yönetilenler” olarak bölmeye çalışan bu hiyerarşik bakış açısını eleştirirken “ailede, toplumda ve devlette reis istemiyoruz” diyorduk. O dönemde Reis’e henüz “Reis” denmiyordu. Yıllar geçti, reis “Reis” oldu! Ama bu kez, kimi çıkıntı erkek milletvekilleri değil, doğrudan MHP genel başkanı, “Reis”i daha bir “Reis” yapacak bir anayasa değişikliğinin baş mimarlarından.

Ailede reisliğin ne anlama geldiğini kadınlar gayet iyi biliyor. Toplumda da, devlette de… Reis, otur derse oturacaksın, kalk derse kalkacaksın; hatta yat derse, yatacaksın. Devamı onun bileceği iş! En küçük bir “itiraz” ya da “hizmet kusuru”, canına bile malolabilir.

“Sonsuz iktidar” hayalinin anayasa paketi

İktidar kavramıyla her daim sorun yaşayan kadınlar; bilgileri, bilgi yetmiyorsa yaşam deneyimleri ile mutlak ve ezeli/ebedi bir iktidar iddiasının kendilerine ve topluma verdiği zararları görüyor, en azından seziyorlar ve hayır diyorlar.

Çünkü bu paket ile açık bir biçimde parlamenter sistemden vazgeçiliyor; “Türk tipi” başkanlık sistemi adı altında, denetimsiz bir tek adam yönetimi öneriliyor. Sırf anayasanın bütününe yayılmış 90’ı geçen sayıdaki cumhurbaşkanı kelimesini değiştirmek zor olduğu; anketlerden başkanlık kelimesinin yarattığı antipatinin fışkırdığı ve “yerli, milli” bir şey yapma iddiasında bulunabilmek için “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” gibi bir tanım uyduruluyor.

Gerçekten de bu “Türk tipi başkanlık sistemi/cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”, teklif olarak kalsa bile, savunucularının iddia ettiği gibi dünya tarihine geçecektir. Ama dünyanın gördüğü en, ama en olumsuz örnek olarak! Çok özenilen Meksika sisteminde bile başkana, 16 Nisan’da oylanacak anayasa paketindeki kadar yetki verilmiyor.(*)

1917 anayasasının yürürlükte olduğu Meksika’da: Başkan bir kez seçilebiliyor ve 6 yıl görevde kalabiliyor. Altı yılda emekli olan diktatörler ülkesi, “6 yıllık monarşi” sistemi denmesi de bu nedenle. (Meksika Anayasası, Katolik Kilisesi’nin egemenliğini kısıtlayarak seküler bir yönetim kurarken, başkanın da yalnızca bir kez seçimle göreve gelmesini güvence altına alarak “monarşi”nin önüne geçmeye çalışıyordu.)

Meksika’da Başkanlık ve meclis seçimleri ayrı tarihlerde yapılıyor. ABD’de olduğu (Türkiye’de de arzu edildiği) gibi bir “başkan yardımcılığı” müessesesi yok. Meclis ve başkanın birbirini fesih, görevden alma yetkisi yok. Başkanın referandum yaptırma yetkisi yok. Başkan meclisi toplantıya çağıramıyor. En önemlisi, başkan ancak iki durumda kararname çıkarabiliyor: Dış ticaret ile ilgili konularda ve olağanüstü hallerde.

Türkiye’de oylanacak anayasa paketindeki yetkilerden çok azı bile, Meksika’daki egemen tek partinin (PRI-Partido Revolucionario Institucional), 68 yılı tek başına olmak üzere 71 yıl iktidarda kalmasını sağlamış durumda. Parti, 1998’den sonraki 12 yıllık aranın ardından, uyuşturucu kartellerinin savaşları vb. eliyle yaratılan kaos ortamının sayesinde yeniden iktidara geldi.

Meksika’daki sistem ile Türkiye arasındaki benzerlikler ise, üstüste seçim kazanan tek parti iktidarı, seçimlerde hile iddiaları, iktidar üzerinde yargı/siyaset/basın/kamuoyu denetimi sağlayacak tüm mekanizmaların tıkalı olması, partili başkan, başkanın toplanacak vergiler ve ülkenin tüm bütçesi konusunda yetkili olması.

Birkaç benzerlik daha: Meksika’da başkan, Devletin ve hükümetin başı, silahlı kuvvetler başkomutanı. “Partili başkan” olarak kendi partisinin Meclis için aday göstereceği isimleri belirleme yetkisi var. Başkan, sadece vekilleri değil, kendisinden sonra Başkan olacak adayı da belirleme hakkına sahip. Meksika’da Başkan, neredeyse tüm yönetimini kendisi belirliyor. “Başbakan” yok. Tüm yetkiler, Başkan’da toplanmış durumda. Başkan’ın, Bakanları, başsavcıyı, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı, Emniyet Genel Müdürünü ve kuvvet komutanlarını atama yetkisi bulunuyor.

Ya darbe, ya tek kişilik yasama… Türkiye’de ikisi birden mi olacak?

İktidarın el değiştirmesini engellemek üzere kurulan ve diktatörlüğe dönüşen sistemler, iki yöntemle kuruluyor ya da varlığını sürdürüyor: İlki, ordu eliyle yapılan darbeler yoluyla (örnekleri Bolivya, Peru, Rusya, Pakistan, Nijer, Mısır); ikincisi de, yasa yapma gücünü kendinde toplayarak (örnekleri Fujimori döneminde Peru ve Menem döneminde Arjantin).

16 Nisan’da oylanacak AKP-MHP Anayasa paketi ise, adeta “sonsuz iktidar” hayaliyle bu iki yöntemi birden elde tutma girişimi. Elbette ki, demokrasinin en önemli kriterlerinden biri, asker ve polis üzerindeki sivil denetim. Bu nedenle, sıkıyönetimin ve disiplin mahkemeleri dışında askeri yargının kaldırılması düzenlemeleri olumlu olarak nitelendirilebilir.

Ancak bu paket, başkana/tek adama ülkenin iç ve dış siyaseti hakkında meclise mesaj vermek (talimat diye de yorumlayabiliriz, 104/4), milli güvenlik politikalarını belirlemek ve gerekli tedbirleri almak (104/13), milli güvenliğin sağlanmasından, silahlı kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından sorumlu olmak (117/2), genelkurmay başkanını atamak ve kontrolü altında çalıştırmak (117/4), Milli Güvenlik Kurulu’na başkanlık etmek, teşkilatı ve görevlerini yasa yerine kararname ile düzenlemek (118) yetkilerini veriyor. Milli savunma bakanlığının, genelkurmay başkanlığı ve kuvvet komutanlıkları ile görev ilişkileri ve yetki alanı kanunla düzenlenir hükmü de anayasadan çıkıyor, dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı kararnameleri alanına alınıyor(117/5) Bu arada nedense, Yüce Divan’ın Jandarma Genel Komutanı’nı yargılamasına da son veriliyor (148). Bu maddelere baktığımızda, iktidarı ele geçiren tek adamın, ordu üzerindeki tek kontrol mercii olarak, gerektiğinde onu, halka ve tüm dünya halklarına karşı kullanmaktan çekinmeyeceği bir sistem kurulmaya çalışıldığını görüyoruz.

Diktatörlüğe dönüşme ya da varlığını sürdürme konusunda başvurulan ikinci yöntem de yasama yetkisini meclislerden kişiye devretmek demiştik. 16 Nisan anayasa paketi, başkana aynı zamanda parti başkanlığı yapma hakkı vererek, yasaları yapacak meclisi dizayn etme yolunu açmakla yetinmiyor. Kazara bir terslik olur da, meclisten beğenmediği bir yasa çıkarsa, meclisin o yasayı yeniden çıkartabilmesini olanaksız kılacak bir veto hakkı da sunuyor (89/3). Dolayısıyla, kendi belirlediği meclisi bile, kendi kontrolünde tutarak yasamayı da kendine bağlamış oluyor. Zaten bizzat kendisine, kanun hükmünde kararname çıkarma (104/17) ve hatta yönetmelik düzenlemeye (104/18) kadar geniş yetkiler tanıyarak adeta tek kişilik bir yasama organına dönüşüyor.

Yukarıda, o çok özenilen Meksika modelinde, başkanın sadece iki durumda KHK çıkartabileceğini yazmıştık. Çünkü Meksika anayasası, yasama yetkisinin devrini açıkça yasaklıyor ve Meksika’daki o onlarca yıllık tek parti iktidarı bile bunu daha fazla delmeye cesaret edemiyor. “Türk tipi” olarak gerçekten de tarihe geçecek bu sistemle, kuvvetler ayrılığı ilkesinin en önemli sacayağı olan ve “halk iradesini temsil eden” yasama yetkisinin tek kişiye devrine onay vermemiz isteniyor.

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” adı verilen bu sistemle, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir diğer ayağı olan yürütme de, bu biricik başkanın iradesine bağlanıyor. Bu anayasa taslağına göre, ortada bir hükümet kalıp kalmayacağı bile belli değil. Başkan, canı istediği bakanlığı kurabilir, kaldırabilir. Örneğin Erdoğan nasıl bir sabah uyanıp birdenbire, her gün 3-5 kadının öldürüldüğü bu ülkede “kadınlarla ilgili” bir bakanlık bulunmasının gerekmediğine karar verip kadın bakanlığını kaldırdıysa; bir sabah da örneğin “çevre bakanlığı”na ne gerek var diyerek onu da kaldırabilir. Hatta bakanlığın tüm merkez ve taşra teşkilatını, yeni kuracağı “inşaat bakanlığı”na devredebilir. Çünkü taslağa göre, bakanlık kurma, kaldırma; bakanlıkların görev ve yetkilerini ve taşra örgütlenmesini belirleme yetkisi cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile (milletin meclisine değil) sadece kendisine tanınıyor (106). Ülkenin herhangi bir ilindeki iki komşu belediyenin “domatesi siz üretin, salçayı biz yapalım” konulu bir hizmet birliği oluşturması bile başkanın iznine bağlı (127). İstediği her kamu tüzel kişiliğini kaldırabilir, canı hangi konuda ve ne tür bir kamu tüzel kişiliği istiyorsa ve gönlüne göre nasıl bir şey olmasını istiyorsa, onu da keyfine göre kurabilir. Örnek mi: Barolar, TRT, RTÜK, YÖK ve tüm üniversiteler, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi, Yüksek Teknoloji Enstitüleri, TÜBİTAK, TDK, Kredi ve Yurtlar Kurumu, Devlet Tiyatroları, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Türk Standartları Enstitüsü, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, Sermaye Piyasası Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Telekomünikasyon Kurumu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Kamu İhale Kurumu, Sosyal Güvenlik Kurumu… Say say bitmez, yazmaklar yetmez. Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü bile var diyerek bu bahse nokta koyalım (123).

Zaten ülkenin tüm üst kademe kamu yöneticilerini de o atar ya da görevlerine son verir, atama/görevden alma kriterlerini de kendi çıkaracağı kararname ile belirler diyor madde 104/9. Devlet denen mekanizmada, başka herhangi bir makam yok ki! Devlet varsa, makam varsa başkan atayacak, beğenmezse de görevden alacak, özeti bu…

Meclis denetimi de, yargı denetimi de devre dışı

Durum bu kadar vahimken, taslağa göre, başkanı denetleyecek bir mercii de olmayacak. Meclisin yasama dışındaki ikinci önemli görevi olan yürütmeyi denetleme görevi de devre dışı kalacak. Meclis artık bakanlar kurulu ve bakanları denetleyemiyor (87). Meclisin Anayasa madde 98’deki hükümetin ya da bir bakanın meclis tarafından düşürülmesini sağlayan “gensoru” verme yetkisi de kalkıyor. Oysa ki, bir demokrasiyi durmadan seçime götürmekten ya da demokrasiyi 4-5 yılda bir yapılacak seçimlere indirgemekten çok daha hızlı, pratik ve ucuz bir çözümdü gensoru… Yetmiyor, meclisin anayasa madde 100’deki başbakan ve bakanlar hakkında soruşturma açılmasını isteme yetkisi de kalkıyor. Başkanın madde 93’deki tek başına meclisi toplantıya çağırma yetkisini üstlenmesi de cabası.

Peki, bu “reislerin reisi”nin kendisinde topladığı tüm yasama/yasa yapma yetkilerini; kendinde topladığı vergi politikalarından, halktan toplanan bu paraların bütçe ile kimlere/nerelere dağıtılacağına kadar varan bu yürütme yetkilerini denetleyecek bir yargı var mı? Taslağa göre başkan, teorik olarak kendisini denetlemesi gereken yargıyı da artık tamamen kendi belirliyor. Anayasa mahkemesi, hakimler ve savcılar yüksek kurulu üyelerinin belirlenmesi konusunda genişletilen yetkileri ile başkanı denetleyecek bir yargı da kalmıyor.

Zaten 104. maddedeki, “başkan devletin organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir” cümlesindeki “gözetir” kelimesi, daha güçlü vurguya sahip “temin eder” şeklinde değiştiriliyor. Yapılan bu kritik kelime değişikliği, yürütmeyi şahsında toplayan başkanın, yasama ve yargıdan çıkacak çatlak sesleri anında susturacağı konusunda net bir fikir veriyor.

Bu yazı tarihi tarihinde, ülkenin seçilmiş cumhurbaşkanının, referandumdan evet çıkarmak, kadınların oylarını almak amacıyla, güzellik uzmanlarının kimi lazer epilasyon araçlarını kullanabilmesine onay verdiği devlet töreni, birçok açıdan bu yazı için iyi bir özet oldu: Taraflı cumhurbaşkanı, makamını sağlama almak, tarafının iktidarını sürdürebilmek için, anayasayı, propaganda yasaklarını, devlet olanaklarını kullanmama ilkesini umursamayabilir. Danıştay’ın önceki iptal kararlarını; anayasal hukukun üstünlüğü, yargı kararlarının tüm devlet organlarını bağlayıcılığı ilkesini ve sağlık örgütlerinin itirazlarını hiçe sayıp, kendi kafasına göre kural koyabilir. Genelde “kadınların erkekler tarafından istenmeyen tüylerinin bertaraf edilmesinde” kullanılan bu araçlar üzerinden, “kadınların tek bir tüyü bile memleket meselesi, memleketin her meselesi de benim karar vereceğim bir mesele” diyebilir! Üstelik tüm bunları ilan ederken, memleketin en önemli sorunlarından biri olan kadınların istenmeyen tüyleri meselesinin çözümü gayreti içinde iken; “Bakın, biz kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz” demesi ile ortaya çıkan trajikomik tabloyu hiç mi hiç farketmeyebilir!

Özetle, 16 Nisan paketi, anayasadan yönetmeliklere kadar, toplumu zapt u rapt altında tutacak her türlü yasal düzenlemeyi yaparak; o da yetmedi askeri polisi devreye sokarak bu denetimsiz iktidarı sürdürmeyi sağlama amaçlı bir paket. Hayırcılar için, adeta bıyık altından gülerek ve durmaksızın, “hiç iktidara gelemeyeceklerini anladılar, bu nedenle itiraz ediyorlar” demeleri de bu yüzden aslında.

Açıktır ki, yasama, yürütme ve yargı arasında kuvvetler ayrılığı ilkesi yoksa; tek kişi ya da organ yürütmeyi dengeleyecek ve frenleyecek (yürütmeden bağımsız) bir güç yoksa, demokrasi de yoktur, anayasa da… 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi‘nin 16. Maddesini durmadan hatırlatmak gerekiyor hala: “İnsan haklarının sağlanmadığı ve kuvvetler ayrılığının belirtilmediği bir toplumda anayasa yoktur.”

Anayasa paketindeki maddelerin ve cumhurbaşkanlığı kararnamesinin kadınlar açısından anlamı ve önemi, bir başka yazının konusu olsun.

(*) Bilgilerin bir bölümü, “Türkiye’nin Anayasa Gündemi” adlı derleme içindeki Şule Özsoy Boyunsuz’un yazılarından; Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği, Derleyen İbrahim Ö. Kaboğlu, İletişim Yayınları, 2016, İstanbul
*Bu yazı ilk olarak artıgercek sitesinde yayınlanmıştır

TEILEN