Özgen Sadet yazdı: Deyişlerinin okunduğu masalarda büyümek; Hatice Ezgi

Suruç katliamında düşman bizden kardeşlerimizi aldı, en yakın arkadaşlarımızı, dostlarımızı, sabahlara kadar süren saatsiz sohbetleri, en derin paylaşımları, çocukluğumuzu aldı. Suruç katliamında tüm bu tanımları sarıp sarmalayan yoldaşlarımızın seslerini bıraktık Amara’nın bahçesinde. Politikadan, mücadeleye, şehit yoldaşlarımızdan, sınırlarımıza, seçimlerden Kobane kampanyasına kadar heyecanla yürüttüğümüz tartışmalar kaldı 20 Temmuz gününde. Onlar bizim en güzel, en canlı çiçeklerimizdi. Bir çiçeği anlatmaya çalışacağım şimdi. Rengiyle, duruşuyla, tüm çiçeklerin arasında nasıl bir bütün olduğuyla… Bir de kokuları var tabi ki. Ancak bir çiçeğin kokusu nasıl tarif edilebilir ki?

Suruç şehidi bir yoldaşımızın ailesine şehit yoldaşla Suruç’a gitmeden önce tanıştığımızı söylemiştim. En içten sitemiyle “keşke tanımasaydın” demişti bana. Sözünde O’nun Kobane yolunda olmasına dair bir sitem yoktu. Aksine gurur duymuştu ailesi. Devam etti baba “ O öyle bir insandı ki dokunduğu her hayatta iz bırakırdı. Keşke tanımasaydın da onun yokluğunu bir insan az tatsaydı.” Her ne kadar yoldaşla tanışmanın bir onur olduğunu söylesem de yoldaşları tanımanın yarattığı ağırlık vardı babanın sözlerinde. Tanımayanların kulağına çalınmaz şimdi onların sesleri, komik bir durumda yüzlerinde bürünen ifade, heyecanla bir olayı anlatışlarındaki o muhteşem çocukluk, hayret ve sevinç.. Ben babanın aksine keşke dünyada ki herkes daha fazla tanıyabilseydi onları diyorum. Uyku mahmuru hallerini, bir şey düşünürken gözlerinin uzaklara nasıl dalıp gittiklerini, anda yapılan bir espri de yüzlerinde ki şaşkın gülümsemenin nasıl bir anda belirdiğini. Bunlar bir çiçeğin kokularıdır benim içim. Keşke herkes koklayabilseydi. Katliamın ardından fotoğrafları hafızalarına kazıyanlarda, O’nlara dair bir haberi defalarca okuyanlarda, yeni bir fotoğraf yayınlandığında uzun uzun dalıp gidende ve daha nicelerinde…

Bu bir kokuyu tarifleme uğraşısıdır bu yazı. Devrimin topraklarından Kobane’ye, Batı’da Gezi’nin Çocuklarından uzanan bir ele vurulan darbede, 33 kızıl karanfilimizden birini tariflesin, biz hepsiymiş gibi görelim.

Amara’nın bahçesinde yitenlerden birisi benim 20 yıllık hayatımdır. İlk arkadaşım, sırdaşım, dostumdur. Yoldaşlaşmaya bir çatı altında buluşmadan çok önce başladığım, en güzel zamanlarımda, en zor anlarımda olmazsa olmazımdır. Yorgun günün ardından bir yatağa elbet ki uzanabileceksin düşüncesidir onun varlığı. Hep vardır var olacaktır.

Herkes O’nu gülüşü güzel fotoğraflarından tanıdı. Ben 20 yıl önce Mart ayının başında bir hastane bahçesinde, odasının camından annem bana gösterirken gördüm. İnsanın bir kardeşi olması nedir derlerse bu anı tariflerdim kuşkusuz. Küçükken kimse anlamazdı dediğini mutlaka yanında ben olur tercümesini yapardım. Hayatta hep yan yana olmak nedir deseler ilk o zamanlarda başlamıştır derdim benim için. Küçüklükten beridir birimiz üzülse diğerimiz ona göstermeden çekilir bir köşede ağlardı. İki ayrı bedende tek yürek olarak atmanın ilk belirtileriydi bunlar. Dün benim için kardeşti, ama aynı fikrin sabahına uyandığımız ilk günden itibaren kadın yoldaş olandı. Emeğimizi, elimizdekini, günümüzü, aklımızı ve yaşayışımızı bir amaç uğruna yaşarken en değerli yoldaşlığı tattıranlardandı. Peki kimdi ailesinin Hatice’si arkadaşlarının Ezgi’si Hatice Ezgi? Nasıl birisiydi, neden örgütlenmişti, neden her kadın devrimi sözüne heyecanlanır, devrimden gelecek en ufak bir habere kulak kesilirdi?

Pir Sultan Abdalın deyişlerinin okunduğu masalarda büyümüş, Hınzır Paşa ile Abdal’ları ayırmaya o zaman başlamıştı Hatice. Onun için bir çikolata paylaştıkça kıymetlenmiş,iğneden çok korkmasına rağmen elinde ilacı ve iğnesiyle eczanenin yolunu tek başına ağlayarak tutmuştu. Ona ait olan ne varsa herkesin olmuş, bu yalnızca benimdir deme ihtiyacını hiçbir şey için hissetmemiştir. Bir şey istediğinde babasının param yok sözünü şartsız kabul etmişti, en çok annesinin sabahın ilk ışıklarıyla evden çıkıp işe gitme zorunluluğuna sinirlenmiş, onu yorgun haliyle akşam eve dönerken gördüğünde dünyanın adaletsizliğine karşı olan öfkesi o anlarda başlamıştı.

Elbette ki O’nu devrimcilikle tanıştıran etmenler yalnızca çocukluğu ya da yetiştiği çevre değildi. Özgürlük arayışçılarından birisi de Ezgi’ydi. Eşitlik, adalet ve özgürlük namına ne varsa tartışmaya, okumaya ve araştırmaya hazırdı. Lise yıllarından bu yana örgütlü mücadeleye büyük bir sempati duyuyordu. Bunun için araştırıyor, okumalar yapıyordu. Dar bir çevre içerisinde oluşu lise yıllarında buna imkan tanımadı maalesef ki. Belli başlı girişimleri olmasına rağmen sonuçsuz kaldı. Örgütsüzdü ancak bu onu sokaklardan alıkoyamazdı. Hayatta verdiği mücadelesini bir kurum altında buluşturana kadar örgütsüz olmayı göze almıştı.

Gezi Parkında Taksim’deydi. Gelemediği günlerde neler yapabilirim diye kafa yorardı. Tıpkı bu isyana gönül vermiş tüm gençler gibiydi. Eve geldiğinizde onu park için yiyecek hazırlarken bulabilirdiniz. Çok az katılabilmişti Gezi İsyanına. Ancak bu onda daha başka bir öfkeyi doğurmuştu. İsyanın son buluşu ise bu öfkesini katmerleşmişti.

Sokağın gücünü kavrıyor, genç bir kadın olarak barikatların başında durmanın önemiyle hareket ediyordu. Soma işçi katliamının ardından barikat başlarındaydı. En iyi şekilde yapamasa da yine de en önde taşını en uzağa atmaya çalışanlardandı. Yorulduğu anda birkaç adım geriye gidip taş kıranlardandı. Torunlar inşaatta işçiler katledildiğinde Mecidiyeköy Caddelerindeydi. Barikat için koşanlar arasındaydı. Özgecan katledildiğinde sokakları dolduran kadınlardan birisiydi. Kadın katliamlarına karşı yürüyüşte erkekler arabalarıyla yürüyüşü taciz ederken arabanın camına yumruğunu indirenlerdendi. 1 Mayıs’larda Taksim’in yolunu günün ilk ışıkları ile birlikte tutardı. Gözü kara, başı dik, asla haksızlığa tahammülü olmayan, korkusunu, heyecanını, öfkesini yönetmekte genç yaşına rağmen yetenekliydi. Vicdanının sesiyle hareket ederdi. Vicdanı ise Berkin için, Ali İsmail için, Özgecan için, bombalanan halklar, cinayetlere kurban edilen işçiler, katledilen kadınlar için mücadele etmesi gerektiğini söylüyordu. Sokaklar bu mücadelenin adreslerinden birisiydi.

Tüm adaletsizliklere karşı örgütlü mücadelenin önemini tartışmıştık. Tek başına kısmi de olsa örgütlü bir insan profiline uygun hareket ediyordu. Eylemlere mutlaka katılıyor, tartışmalar yapıyor, fikirler üretiyordu. Ancak tüm bunların örgütsüz olarak yapıldığında mücadelenin bütününde daha dar yer tuttuğunu fark etti. Örgütlü bir biçimde kadın devrimi için, sosyalist devrim için mücadele etmenin, kendisini geliştirmenin, çevresini, aklını ve yaşamını bu eksende örgütlemenin mücadelenin bütünlüğü bakımından daha geniş ve verimli bir yere oturacağını içselleştirdiğinde örgütlenmeye karar verdi. Bu kararında, savunduğu geleneğin kadın devrimi fikriyle kurduğu bağın şüphesiz ki önemli bir etkisi olmuştu.

Mücadelenin sokaklardan sonraki adresi onun için kendisi olmuştu. İlk adımını örgütlü hayata başlayarak yapmıştı. Bir diğer adresi ise sınırlarını aşma mücadelesiydi. Bir devrimci olarak kendisini yetiştirmeyi özgürleşmesi yönünde en etkili yön olarak görüyordu. Kadın devrimci olmanın değeri ise tüm bunların yanında en önemli olanıydı. Cins bilinci ve kadın devrimi Hatice’yi Hatice yapan en net çizgilerinden birisiydi. Cins bilincini geliştirdiği ölçüde, örgütlenerek, özgürleşerek genç bir kadın olarak sınırlarını aşan, kadın devrimiyle kurduğu bağı kuvvetlendirmeye çalışan birisi olarak var olma uğraşısı verdi. Rojavalı kadın komutanlardan gelen açıklamaları okumak onu mutlu ederdi. Zor aygıtları ile tarifsiz bir bağ kurmuş kadınların, kadın devrimi içerisinden bizlere sesleniyor oluşu heyecanını kuvvetlendirirdi.

Kadınların mücadelesine dair duyduğu sempatinin en belirgin başlangıç aşaması ise hatırladığım üzere lise zamanlarına dayanır. Yine bir 8 Mart öncesindeydik. Ezgi’yle beraber bir sunum hazırlamıştık. 8 Mart’ın önemini, kadınların verdiği mücadeleyi anlatan, bugünümüze hitap etmek isteyen bir sunumdu. Bir kadın arkadaşı ile beraber okuldaki tüm sınıfları gezip 8 Mart’ı anlatmışlardı. Bir ödev olduğundan ya da yapmaya mecbur olduğu için yapmamıştı bunu. Okuldaki hocalarının, sınıf arkadaşlarının kadının emeğini, düşüncesini eksik ve yetersiz algılanışına, kadının varlığını değersiz görenlere buradayız demek istiyordu. Bunun için 8 Mart haftası boyunca okuldaki tüm sınıfları tek tek gezmiş, kimilerinin dalga geçmelerine, alaylarına aldırmadan, ona kulak kesilenlere çokça sevinerek bıkmadan usanmadan anlatmıştı. Kadının yaşamın yarısı olduğu ve varlığını savunmak için nice bedeller ödediğini anlatmıştı. Kimdir diye soruyorsak eğer Hatice’yi kadın özgürlük mücadelesinden, cins bilincinden ayrı düşünmek olmaz. Okulda, arkadaşları arasında, sınıfında hocalarıyla, ailesiyle, herkesle genç bir kadın olarak mücadele vermeye en belirgin haliyle lise zamanlarında başlamıştı.

O dönem başlayan süreci, Amara’nın bahçesindeki son anına kadar onu yöneten bir düşünce olmuştu. Rojava Kadın Devriminden bahsederken gözlerinin parlaması, sınırları aşıp devrim saflarında özgürleşen kadınları anlatırken heyecanı, kadın yoldaşları ile kurduğu derin ve anlamlı bağ, kendini kadın devrimci olarak yetiştirme uğraşısının altında yatan en önemli neden kadın özgürlük mücadelesi ile kurduğu bağdır.

Daha 20 yaşında olan, devrimci yaşamın ne demek olduğunu yeni öğrenen bir genç kadın bakımından cins bilincini ve sınırları aşmayı en kusursuz haliyle hayata geçirdiğini söylemek elbette ki haksızlık olacaktır. Ancak Ezgi’nin en belirgin özelliği bu kavramlara duyduğu sarsılmaz güvenden kaynaklanmaktaydı. Bu güven ki kendine hayat bulduramadığı ne varsa mücadele etme azmi veriyordu ona. Bu bir gün toplumsal kadınlık rolleriyle çatışma olurken diğer gün kadın devrimi üzerine teorik araştırmalarla belirginleşiyordu. Her geçen gün kadın yoldaşlığının değerini daha fazla anlıyordu. Suruç şehidi yoldaşlar Polen ve Büşra’da olduğu gibi Ezgi’de onlarla birlikte kadın yoldaşlığının bulundukları kentte gelişmesinde açıklıkları, değiştirme güçleri ve değişime olan inançlarıyla besleyen bir yerde durmuşlardı. Kadın yoldaşının zorlandığı yerde ona yardımcı olan, sınırları aşması konusunda yanında duranlardandı. Kardeşliği, dostluğu, sırdaşlığı bir potada eriten, üstüne katmanlarca yeni değerler katan ve kadın yoldaşlığının değerine uygun yaşamaya çalışanlardandı. Belki anlatmaya çalıştığım tüm özellikleri en iyi yaptıkları değildi. Ama inandığı, her geçen gün daha iyisini yapmak için uğraşmaya çalıştıklarıydı. .

Omzunda yıldız dövmesi vardı. Şimdi ise o bizlerin omzunda parlayan yıldızlardan biridir. Genç kadınların cins bilinciyle, kadın devrimiyle, erkeklikle mücadeleyle kurdukları bağda enerjisiyle kendini hep hatırlatan olacaktır. Kadın yoldaşlığına verdiği değer, sınırlarını aşma cesareti, değişimin gücüne olan inancıdır. Özgürlük mücadelesinde kararlılığı ve heyecanıyla hafızalarda yer alacaktır.Hep omuz başımızda olacak ve sonsuza kadar parlayacaktır.

 

 

*Bu yazı Sosyalist Kadın dergisinden alınmıştır.

 

 

TEILEN