Janet Biehl’le Rojava Üzerine

Gazeteci ve belgesel yapımcısı Zanyar Omrani, Murray Bookchin’in ölmeden önceki son 19 yılını birlikte geçirdiği yoldaşı, ‘Ekoloji ya da Felaket: Murray Bookchin’in Yaşamı’ adlı kitabın yazarı Janet Biehl ile bir röportaj gerçekleştirmişti. Halen güncelliğini koruyan bu röportajı Günebakan Gazete olarak sizlerle paylaşıyoruz.

Zanyar Omrani: Kürt meselesiyle ilk olarak nasıl tanıştığınızı ve bunun neden dikkatinizi çektiğini anlatabilir misiniz?

Janet Biehl: Bookchin 2006 da yaşamını yitirdikten sonra birkaç kişi bana Bookchin’i mücadelelerinde yaşatmaya girişmek ve demokratik konfederalizmin somutlaştığı ilk toplumu inşa etmek isteklerini içeren bir notu ve PKK’nin kendisine ilişkin çok hoş övgülerini iletmişti. Daha sonra Kürt aktivist Ercan Ayboğa 2011’de beni Diyarbakır’daki Mezopotamya Sosyal Forumu’na katılmam için davet etti. Ercan hareketin ve benim birbirimize anlatacakları olabileceğini düşünmüştü ve haklıydı.
MSF’nda ekoloji, cinsiyet eşitliği ve daha fazlası hakkındaki aktivizm ve fikirleriyle tam anlamıyla faal bir sosyal ve politik hareketle karşılaştım. Orada ataerkil düşüncelere sahip, feodal görünümlü daha yaşlıca adamların oturup töre cinayetleri hakkında konuşan 20’li yaşlarındaki kadınları dikkatle dinlemekle olduklarını gördüm. O zaman burada değerli bir şeylerin olduğunu fark ettim.
Ondan sonra Kuzey Kürdistan’da oluşturulmakta olan demokratik özerklik kurumlarını araştırmak için seyahat eden Alman-Kürt dayanışma aktivistlerince kaleme alınmış ‘Kuzey Kürdistan’da Demokratik Özerklik’ ve ‘Rojava’da Devrim’ adlı iki kitabın Almancadan İngilizceye çevirisine yardımcı oldum. Bu kitap 2016’da Pluto Press tarafından basılacak.*
2014 Aralık’ında akademik bir delegasyonun üyesi olarak Rojava’ya gidebildim. Orada on gün kaldık.

Bize Rojava’ya yaptığınız ilk gezi hakkında bir şeyler anlatabilir misiniz? Oradaki yaşam beklediğiniz gibi miydi?

Ben Almanca raporları tercüme etmekteydim ve böylece büsbütün bilgi sahibiydim. Fakat yine de 1.65 boylarında üniformalı ve sürekli kalaşnikof taşıyan genç bir kadının görüntüsüne hazır değildim. Bu genç kadınlar bize her zaman eşlik ediyordu. İlk defa konsantre olmuş kolektif insan gücünün sosyal düzeni kısa bir zaman içerisinde nasıl değiştirebileceğini gördüm.
Ve Diyarbakır’da çadırda görebildiğimiz Öcalan resimleri burada açık alandaydılar.
Rejim tarafından hapse atılmış ve işkenceye uğramış ancak bu proje gerçekleşinceye kadar çalışmayı sürdürmeye kararlı insanlarla tanıştım. Delegasyonum Tev-Dem ve Yekitiya Star’ın organizatörleriyle konuştu; devrimciler konsülleri ve kurumları inşa etmek için çok uğraşmışlardı. Murray hayattayken devrim tarihi üzerine çalışmış ve ona bu konu hakkındaki bir kitabı için yardımcı olmuştum. Fakat bunu gözlerimle görmem benim için olağanüstü bir şeydi.

Komünler, Tev-Dem, kantonların 22 bakanlığı, belediyeler, mahkemeler… Bütün bu kurumlar daha önce sadece kâğıt üzerinde olan fikirleri pratikleştiriyorlar. Bookchin’in düşünceleri doğrultusunda Rojava’da gördükleriniz nelerdir?

Delegasyonla birlikteki ikinci seyahat 15 Ekim’de yapıldı. Rojava’da geçirdiğim toplam süre 13 gündü. Kendisiyle konuştuğum insanlar siyasi kesimin üyeleriydi. Dolayısıyla anlatacağım her şey dışarıdan gelen bir grup ziyaretçiyle konuşmakta olduklarını bilen insanların bana anlattıklarına dayanıyor. Yani onlar dünyaya konuşuyorlardı.

Hemen herkes Rojava projesinin devletsiz ve devlete karşı olduğundan bahsetti. Esad rejimi bölgeyi ekonomik olarak geri bırakmıştı ve dolaysıyla kapitalizm burada toplumu şekillendirmedi. Politik sınıf kendini bir kooperatif ekonomisi oluşturma amacına adadı. Rejim tarafından kullanılmayan ekilebilir araziler tarım kooperatiflerine dönüştürüldü. Dahası, her üç kanton da Birleşik Devletler’deki gibi bireyci olmaktan çok ideolojik ve pratik olarak komünalistik. Spesifik olarak Bookchin için, Rojava’da demokratik özyönetim kurumları olarak tanımladıkları yapılar Bookchin’in özgürlükçü belediyecilik adı altında tasavvur ettiği şeyle büyük oranda benzeşiyor. Demokratik Konfedaralizm temelinde yurttaş meclisleri(Bookchin’de) ya da komünler(Rojava’da). Komün mahalle düzeyindeki konfedaral meclise temsilci gönderiyor, mahalle meclisi de ilçe meclisine temsilcilerini gönderiyor. Ve ilçe de kantona. Bookchin’nin tanımladığı gibi bu çoklu sıralı yapıda iktidar aşağıdan yukarıya doğrudur.

Peki bu vizyon gerçekleşti mi? 2014 Aralık’ında, Qamışlo’daki bir komün toplantısına şahit oldum. 2015 Ekim’inde de komünün meclis başkanı Hakam Xalo tanıştığımız demokratik özyönetim kantonu olan Amude’ye gitti. Ona orada kaç komünün olduğunu sordum. Bana Arap köylerini ve diğer tüm etnisiteleri de içeren 4000 kadar özgürleştirilmiş bölge olduğunu söyledi.Bazı şeyler de Bookchin düşüncesinde olduğu gibi değildi tabi. Özellikle Bookchin Öcalan’da olduğu gibi kadına bir öncelik vermez. Bookchin tüm hiyerarşilere karşıydı fakat Öcalan kadın ezilmişliğine özel bir önem ve kadına kendine özgü bir değer ve öncü rol veriyor. Bookchin kadına bu türden bir rol yüklemez ya da yüzde 40 cinsiyet kotası ve eş başkanlık gibi çağrılarda bulunmaz.

İktidarın aşağıdan yukarıya doğru olduğundan emin olmak için bir komün toplantısında karar alma süreçlerine tanık olmam ve mahalle, ilçe ve kanton düzeyindeki meclislerin takibi gerekirdi. Ama ne yazık ki dil yetersizliğimden dolayı bu olanak yoktu. Dolayısıyla  bu türden bilgiler için diğer araştırmacıların gözlemlerine, belirttiklerine yaslanmak zorunda kalacağım.

Sizce Rojava’daki yasa koyucu ve yönetici kurumlar Demokratik Birlik Partisi(PYD)’nin egemenliğinin dışında hareket edebilirler mi?

2015 Ekim’indeki delegasyon aynı zamanda Cizre kantonu başkanı avukat Akram Hesso ile de görüştü. Ona sistem içerisinde iktidarın aşağıdan yukarıya doğru olup olmadığına ilişkin bir soru sordum. Bana tercüman aracılığıyla  ”İnsanlar görüş ve ihtiyaçlarını kendilerine ilettiklerini ve kendilerin de pratik karara dönüşmeleri için bu görüşlerin yasalarına uygun olup olmadığı üzerine çalıştıklarını” söyledi. Bu tam olarak siyaseti tabandan yürütmek anlamına gelmiyor.

Bunun üzerine ona insanların görüşlerine nasıl ulaştıklarını sordum? ”Mahallelerde küçük komünlerin, yerel kurumların, parlamentoların ve yasama meclislerinin olduğunu ve halkın adım adım taleplerini bir üst oluşuma ifade ettiklerini” söyledi.

”Peki, seçimler yapılacak mı?” diye sordum. ”Bu yıl belediye seçimlerini gerçekleştirdiklerini ancak IŞİD’in Kobane ve diğer yerlerdeki saldırıları nedeniyle parlamento seçimlerinin ertelendiğini” ifade etti.

PYD taraftarı partilerle ENKS yanlısı partiler arasında yapılan ve mecliste eşit sandalye sayısına sahip olma üzerinde varılan kararı da içeren anlaşmaya atıfta bulunarak seçimlerin 2014’deki son Duhok antlaşmasına uygun olarak yapılıp yapılmadığına ilişkin soruma Hesso,  Duhok antlaşmasının tüm Kürt partileri bağladığını ve antlaşmayla ilgili bir sorunlarının olmadığını söyleyerek cevap verdi.

”Başkanlığını yaptığınız bu meclis PYD dışındaki partileri de içeriyor mu?” diye sordum. ”Özyönetimlerde Kürt halkının 12 partisi var. Demokratik özyönetim tüm partilere açıktır. Ben bir ENKS üyesiyim.” diye yanıtladı.

Bunu bilmiyordum ve öğrenince kısa bir şaşkınlık yaşadım. Daha sonra Hesso’nun nasıl başkan olduğuna ilişkin şu bilgiye ulaştım; Hesso sekiz ay önce bir IPS muhabirine yaptığı açıklamada şunları söylemişti, ”Farklı topluluklardan 98 kişinin temsil ettiği bir komite var. Onlar da içimizde 25 kişiyi seçip hükümeti oluşturmakla görevli.”

Bu 98 kişinin nasıl seçildiği ise açık değil.

Peşini bırakmamak adına sordum; ”Bazıları PYD’nin baskıcı ve dominant olduğunu söylüyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?”

”PYD burada diğerleri gibi herhangi bir Kürt partisi. Parlamentoda sandalyeye sahip ve popüler bir parti ancak dominant değil.” diye yanıtladı.

Delegasyonumdan biri kantonal hükümet binasını hatırlatarak duvarlarda neden Öcalan’ın resimleri olmadığını sordu.

Hesso ”Demokratik özyönetimde herkesi temsil ettiklerini”  söyledi. ”Demokratik özyönetim ENKS dâhil tüm görüşleri saygılıdır. İnsanlar hükümet binasında değil ama evlerinde Öcalan’ın fotoğraflarını asabilirler.”

Sonraki gün, Hesso Derik’teki Yeni Dünya Zirvesi’nde konuştu ve devrime olan bağlılığını ifade etti. ”Devrimimiz bir özveri ve direniş devrimi. Burada, demokratik özyönetimlerde ve kadın komisyonlarında kadın eşitliği var. Devrimimiz insancıl. Din ve insan hakları komisyonlarımız mevcut. Ve yeni toplum şehitlerimizin kanı ile inşa ediliyor. Demokratik özyönetim, Rojava’yı koruyan YPG, YPJ, Sotoro, Asayiş’e güveniyor.”

Siz bu türden, iktidarı asgari düzeye indirmek amacıyla uygulanabilecek ne gibi başka stratejilere sahipsiniz? Başka bir deyişle, yukarıdan aşağıya karar enjeksiyonunu önlemek için demokratik garantiler nelerdir?

Rojava’daki insanlar aşağıdan yukarıya doğru örgütlü olan sistemin yukarıdan aşağıya dönüşme tehlikesinin oldukça farkında görünüyorlardı. 1917’de Rusya’nın her yerindeki Sovyetler veya konseyler aslında iktidarı tabandan yukarıya doğru taşımayı varsayıyordu. Fakat Bolşevikler iktidara geldiğinde bu kurumları yukarıdan gelen iktidar daha doğrusu totaliter egemenlik için kullandılar.

Garantiden bahsetmiştin, dostum… İnsan topluluklarından bahsediyoruz fizik kanunlarından değil. Buranın garantisi yoktur. Demokrasinin tüm masumiyetiyle birlikte devam edeceğini söyleyen matematiksel bir formül yok.

Bookchin bu sorun üzerine çok kafa yordu ve en ısrarcı olduğu nokta toplumun farklı idare ve politika biçimlerini sağlama almasının gerektiği üzerineydi. Politikaya sadece meclislerdeki yurttaşlar karar verebilmeli. Konfederal meclislerin tek rolü bu kararların icrasını gerçekleştirmektir. Kurullar politikaya karar verdiği sürece gücün tabandan gelmesini sağlayamazsınız.

İkincisi, konfederal meclislerdeki temsilciler her zaman denetlenebilir ve geri çağrılabilir olmalıdır. Onların tek görevi halk tarafından alınan kararları üsteki meclislere iletmektir. Eğer bunu yapmakta başarısız olurlarsa halk onları geri çağırabilir.

Amude’de delegasyonumuz kanton yasama meclisi başkanı PYD’li Hakam Xelo ile görüştüğünde meseleye pratik bir açıdan baktık. Bir mahalledeki birkaç komünün bir konu üzerinde ortak bir karara varmadığını ve mahalle komününde farklı düşünen delegelerin herhangi bir konu hakkındaki anlaşmazlıklarını yansıttıklarını ve bunun için de mücadeleye giriştiklerini düşünelim. Bu mesele nasıl çözüme kavuşturulacak?

Xelo mahalle meclisinin son bir karara varması gerektiğini ancak son kararın kantonal düzeyde verileceğini ifade etti.

”Kararın verilmesinde hangi faktörler etkili oluyor?” diye sorduğumda, Xelo toplumsal sözleşmeye atıfta bulunarak ”Kararın toplumsal sözleşmeyle uyumlu olması gerekir” diye ekledi. ”Burada kadın özgürlüğü standart bir ilkedir ve ekoloji de aynı şekilde. Ayrıca yaşamımızı örgütlemede insan hakları, çocuk hakları gibi uluslar arası tüzüklere de başvuruyoruz.”

Karar alma süreçlerinde toplumun elle yazılmış temel ilkelere sahip olmasını güven verici buldum. Devamla Xelo’dan tabandan yukarıya olan sistemi korumak için kullandığınız başka yolların ne olduğunu öğrenmek istedim.

Xelo, yerel komünlerin sadece yerelin meseleleri ile ilgilendiğini ifade etti. ”Yasama meclisi kantondaki tüm halkı ilgilendiren meseleleri tartışır” dedi.

Bu ilkeyi Rojava’da birçok kişiden daha açık ve net bir şekilde duymuştum, verili bir meseleye ilişkin kararlar en alt yerel düzeyde alınıyor. Mesela bir okulun yerini ya da okulun hangi saatler arasında ne kadar süreyle çalışacağını belirlemek gibi bir komünün ele almakta sorumlu ve yetkili olduğu konulara komün karar veriyor ve üst kuruluşlar buna müdahalede bulunamıyor. Bu insanları kurumlara ve onlarla ilgili olarak hemen çözülmesi gereken meselelere yakın kılıyor, bürokrasinin gelişmesi tehlikesinden de uzak tutuyor.  Bu bir demokrasi için insanları duyarlı kılmanın bir yolu. Bu bana biraz da Katolik toplumsal düşüncesinin ”tamamlama” ilkesini hatırlattı.

Fakat acaba bu yerele odaklanma tabandan yukarıya sistemini korumak için gerçekten etkili olabilir mi? Örneğin savaş ve barış konuları herkesi ilgilendirir, bunun için sokak ve mahalle toplantılarının neden bir söyleyeceği olmasın? Kanton düzeyindeki tüm meselelerin kanton meclislerine havale edilerek tüm gücün tepede yoğunlaşmasından endişelendim.

Delegasyon Xelo ile görüştükten bir gün sonra, Yeni Dünya Zirvesi’nde özgürlükçü belediyecilik ya da demokratik konfederalizm hakkında bir konuşma yaptım. Konuşmamı bitirdiğimde ön sıralardan bir el havaya kalktı, bu Xelo’nun ta kendisiydi ve benim sorumun aynısını yanımdaki panelistlerden biri olan Amine Osse’ye yöneltti; ”Tabandan yukarıya işlemesi gereken sistemi, yukarıdan aşağı işletilen bir karar alma mekanizmasına, sisteme dönüşmekten nasıl koruruz? Osse demokrasinin sorumluluk ilkesinden bahsetti.

”Bilincin vekaleti/temsilcisi yoktur” diyen Bookchin’e katılıyorum. İnsanlar fikir ve süreç için ve sürecin işlemesi için sorumluluk duymalı ve uyanık olmalıdırlar. Eğer sorumluluk duymaz, ihmalkar davranırlarsa tabi ki iktidar yukarıdan aşağıya akmaya başlayacaktır.

Burada tabandan yukarıya sisteminin ve şeffaflığın güvenceye alınması için başka bir önemli konudan bahsedeceğim. Karar alma süreçlerinde kullanılması için bütün kayıtlar, kararlar ve oylama sonuçları, ekonomik ve diğer bilgiler kamusal olarak ulaşılabilir olmalıdır. Her şey şeffaf olmalıdır. İnsanlar birbirlerine karşı sır saklamaya başlarsa doğru karar alamazlar ve diğerleri de gizli bilgilere dayanarak sahne arkalarında karar alırsa bir meclis demokrasisinden bahsedemeyiz.

Aynı konu hakkında arkadaşım Zaher Baher önemli bir noktaya değindi. İlk önce örgütlenmenin çeşitli taban örgütlenmelerini temsil ettiğine atıfta bulunarak  ”Rojava için Tev-Dem’in tek umut olduğunu”  söyledi ve Tev-Dem’in yerel grupların taleplerini konfederal meclislere iletmenin bir aracı olduğunu düşündüğünü ifade etti. Zaher’in işaret ettiği şeye katılıyorum. Rojava bir çok sivil toplum kuruluşuna sahip ve demokratik toplum bu örgütlenmelerin gücüne dayanır.

Peki bunlara karşın, Rojava’daki modelin Bookchin’in tasavvur ettiği modele tıpatıp benzediğini söyleyebilir miyim? Tamamen değil, bu bir insanın yeteneğinin ötesinde olurdu. Ancak insanlar geleceği gören biri olarak değil, bir teorisyen olarak Bookchin’in ortaya koyduklarının uygulanması problemleriyle uğraşıyorlar ve bence insanlar Rojava’da bugün hata yapsalar dahi, sözkonusu modelin, düşüncenin yarın neye evrileceği, nasıl uygulanacağı önemli.

Anlaşılan tüm yasama organları ve idari kuruluşlar iş başında ve birçok alanda özgür seçimler yapılıyor. Peki, orada kendi çıkarlarıyla uyuşmayan bir kararı engelleyecek bir “kanun dışı gücün” varlığı söz konusu mu sizce?

”Kanun dışı güç” derken öyle sanıyorum ki PKK’yi kastediyorsunuz. Elbette Rojava’daki birçok politik aktör Kandil dağlarında zaman geçirmiş ve PKK ile aynı köklere sahip. Fakat aktif iletişim halinde olduklarını inkâr etme çabası içerisindeler. Bana sahne arkasında ne olduğunu soruyorsun, bu konuda bilgi sahibi olmamın bir yolu yok.

Kürtler üzerine çalışan Amerikalı Profesör Michael Gunter ‘Savaşta ve Barışta Suriye Kürtleri’ adlı kitabında aşağıdan yukarıya sistemin uygulanamaz olduğunu ve Rojava’da sahne arkasında her şeyin PKK tarafından yürütüldüğünü söylüyor.  ”Gerçekte Kandil dağlarındaki PKK liderlği ve İmralı’daki Abdullah Öcalan çeşitli alanlarda sorumlu olan PKK/PYD komutanları yoluyla yönetiyor” türünde bir açıklama için kanıt nedir? 2013 Eylül’ünde tüm Suriye’deki PYD’ye bağlı YPG birliklerinin komutanlığında bulunan Kobaneli Şahin Cello eskiden bir PKK üyesiydi ve örgütün Avrupa’daki liderlerindendi. Evet, eski PKK militanlarının orada bulunması kafalarda soru işaretleri oluşturabilir. Ancak YPG ve YPJ Rojava sisteminin bir parçası, onlar özyönetime karşı sorumlu ve demokratik bir şekilde çalışıyorlar.

Tüm iplerin, tüm kontrolün PKK’de olduğu varsayımının doğru olduğunu düşünelim. Bir toplum radikal bir demokrasiye bağlı olsa da emir komuta yapısı nedeniyle tarih bize savaşın bir toplumu daha da otoriterleştirdiğini gösteriyor. Askeri kararlar her gün verilmektedir. Ancak eşbaşkanlar Hediye Yusuf ve Şex Humeydi Denham, Başbakan Hesso ve meclis başkanı Xelo gibi Cizre’nin üst düzeydeki yönetimi bu konuda oldukça tecrübeli ve uyanıklar. Onların tabandan gelen yurttaşların taleplerine kendi yargı süzgeçlerinden geçirmeden uyuyor olduklarını düşünebilir miyiz? Halka karşı sorumlu oldukları sürece yöneticilerle ilgili bir sorun yok kanımca. Eğer taban onları tekrar seçime tabi tutuyorsa, bu yaklaşım bir kaygıyı sürekli gündemde tutuyorsa, bu durum ilkesel biçimde işliyorsa işte bu demokrasidir.

Ve tarih bize savaş zamanları ile ilgili başka bir şey daha öğretiyor; savaş süreci demokrasiyi genişletebilir de. Savaştaki bir toplum insanlardan bu savaş için savaşmalarını ve belki de ölmelerini ister. Bu özellikle de Rojava gibi sofistike savaş teknolojilerine sahip olmayan toplumlar için geçerli ve bu drone ya da savaş uçaklarından çok yanı başımızdaki savaşçılara dayanan bir savaş. Atina’yı hatırlayın; piyadeler, savaşçılar aynı zamanda meclisteki, eklesia’daki yurttaşlardı. Ve askeri kürekçiler donanmaya ya da bir kadırgaya ihtiyaç duyarken, demokratik katılım alt sınıflara kadar uzanmaktaydı.

Dolayısıyla savaştaki bir toplum paradoksal olarak demokratik özelliklerini geliştirebilir. Bu da bir tür toplumsal sözleşmedir. Gerçek şu ki üç kantonun insanları IŞİD’e karşı savaşmak için harekete geçirmesi aslında demokrasi için bir çekme kuvvetidir. İnsanlar savaşa rıza göstermek, ona katılmak, savaşmak ve kendilerinin ya da ailelerinin bir üyesinin hayatını toplumsal yaşam için feda etmek zorunda.

Yani PKK’nin orada savaşıp savaşmadığına ya da sahne arkasında bazı kararlar alıp almadığına bakılmaksızın ortadaki gerçek şu ki bu halkın savaşı ve halk kendi özyönetimi için savaşmak zorunda. Tabii ki “halk”, Kürtleri, Arapları, Süryanileri, Türkmenleri ve diğer bütün grupları içeriyor. Harekete geçmek için elde başka bir şey yoksa, demokrasi eldeki gerçekliği kullanmalıdır.

Yaptığınız son gezi hakkında yazdıklarınızı okuduğumda Rojava’da gördüklerinizle ilgili bazı korku ve endişeleriniz olduğunu fark ettim. Sizi endişelendiren şeyi tam olarak ifade edebilirseniz memnun olurum. 

“Özgürleşme İdeolojisinin Paradoksları” adlı makalemden bahsediyor olmalısın. İdeolojinin Rojava’da güçlü bir etken olduğunu yazmıştım. Bence Öcalan’ın ideolojisi toplumu oluşturmada, bir arada tutmada ve pekiştirmede büyük bir faktör.

Rojava dünyanın geri kalan kalanınca ambargo uygulanan, Türk devletinin düşmanlığı ile karşı karşıya ve kuşatma altında olan küçük bir topluluk. Komünal dayanışma düzeyi yüksek ve insanlar aynı büyük amacı paylaşıyor gibi görünüyor. İnsanlar savaşıyor, destek sunuyorlar ve YPG ve YPJ zaferler elde ederken destek daha büyümelidir.

Fakat her toplumda insanların hâkim ideolojiye yönelik tepkileri farklı oluyor. Bazıları inşa edilmekte olan sistem konusunda çok coşkulu, bazıları pasif bir şekilde eşlik ediyor, bazılarının herhangi bir fikri yok, bazıları ise sadece isyan ediyor çünkü isyan onların doğasında var ve böyle giderse o bazıları gerçek problemlere dikkat çekecek.

Bookchin her siyasi grup ya da sistem içerisinde bir sol, bir sağ ve bir merkezin olacağını söylerdi. Diğer politik tayfları reddederek ya da ortadan kaldırmaya çalışarak bunun önüne geçilemez. Hâkim görüş birliği ile hemfikir olmayanlar daima olacaktır ve de olmalıdır. Bana göre her toplum farklı bakış açılarına izin vermeli ve farklı görüş sahipleri kendi pozisyonlarını koruyabilmelidir.

Bunu paradoksal bulurum çünkü bir ideolojinin insanları devrim için eğitmesi ve motive etmesi gerekir ancak bu bir baskı ya da zorla kabul ettirme biçimine dönüşmemelidir. Yirminci yüzyılda dünya, tek bir ideoloji üzerine kurulmuş toplumlarla ilgili olarak yeterince deneyime sahip oldu. Bu tecrübelerden öğrendiğimiz şey şu ki farklı görüşler sağlıklı bir politik toplum için hayati öneme sahip. Rojava’nın politik farklılıkları da içeren bireysel farklılıklarla birlikte hareket etmesi gerekecek.

İngiliz ve Alman uçakları Suriye’de. Bu vekâlet savaşı günden güne daha da kötüye gidiyor. Rojava’daki yetkililerin iddia ettikleri gibi üçüncü yolu oluşturabileceklerini düşünüyor musunuz?

Esas olarak üçüncü yol  ”ne Esad ne ÖSO/El-Nusra/IŞİD”. Şimdi Rusya da savaşa dahil oldu ve başka bir üçüncü yol daha var ”ne ABD/İngiltere ne de Rusya”. Mantıklı olan bu, özellikle de Kürtler sahada askeri açıdan büyük bir güç olduklarını tekrar tekrar kanıtladıktan sonra. Bu Kürtlere her iki tarafın da kaldıraç etkisinde bulunduğu bir güç veriyor ve bence bunu kullanmalılar.

Sizce Murray Bookchin hayatta olsaydı Rojava insanlarının bu tecrübesi hakkında ne düşünürdü?

Bence olanak bulduğu an Rojava’ya gider, katkıda bulunur ve öneri, ilham ve yardım sunardı. Demokrasiyi işler hale getirmek için yardımcı olmaya çalışırdı. Bütün Ortadoğu’yu dolaşır, devrimi Kürt bölgelerinin dışına yaymaya çalışırdı. Ve bunu dünyada dinleyecek olan herkese anlatırdı. İşte tüm bunları yapmak orayı ziyaret eden hepimiz için ahlaki bir sorumluluk.

*Geçen sürede iki kitap da yayınlandı. Aşağıda sözkonusu kitapların yayınevlerine ait linkleri bulabilirsiniz.

1-) http://newcompass.net/publications/democratic-autonomy-north-kurdistan 2-) https://plutopress.wordpress.com/2016/10/20/the-synthesis-of-revolution-in-rojava/

 

Kaynak: Roar Magazine – Demokratik Modernite

Demokratik Modernite Dergisi için çeviren: Gökhan Öngüllü

Redaksiyon: Burak Baysun

TEILEN