Doğukan Ünlü: Bizim Cebo’muz

Suruç’ta katledilen Cebrail Günebakan’ın bugün doğum günü. Doğukan Ünlü’nün, Cebrail için yazdığı yazıyı sizlerle tekrar paylaşıyoruz.

Ne anlatayım nereden başlayayım diye düşündüm birkaç gün. Cebrail’i, bizim Cebo’muzu anlatmak… Son birkaç yılda öğrendim ki tanıdıklarını yazmak da konuşmak da çok zor. Hiçbir şey eksik olmasın istiyorsun, okuyan, dinleyen O’nu her şeyi ile tanısın istiyorsun ama bir yazıyla, bir konuşmayla birini anlatmak mümkün değil.

Cebo ile seneler önce gittiğimiz bir işte tanıştık. Foça’da düzenlenen bir rock festivaline çalışmak için gitmiştik. Daha doğrusu önceden birbirimizi görmüş, selamlaşmıştık ama ilk kez orada “tanışmaya” başladık. Yaşça benden küçüktü ama fiziki görünüşü, duruşu ile yaşça bizden büyük gibi duruyordu. Çalışmak için gittiğimiz yerde bizi tanımayanlar Cebo’ya “abi” diye sesleniyordu, onu oradaki festivalin sorumlularından sanıp bir şeyler soruyordu, Cebo onlara ciddi ciddi cevap verdikten yanımıza geliyor, gülüşüyorduk.

İlk tanıştığımızda Cebo, kentin yoksul bir mahallesinden semt genciydi. Şairinde dediği gibi; “insan yaşadığı yere benzer”, o da benziyordu. Maltepe’nin dik yokuşlu Gülsuyu Mahallesi’nden Cebo. Mahallenin yaşlı bir teyzesi pazardan dönerken poşetlerini alıp eve kadar götüren Cebo. Bakkalın, kahvecinin, minibüsçünün tanıdığı, bildiği, sevdiği devrimci Cebo.

Üniversitelilerden ya da kentin merkezinde oturan gençlerden farklıydı; değer yargıları, ilişki kurma şekli bambaşkaydı. Bir üniversitelinin hiç çekinmeden söyleyeceği bir söz, fazla değer biçmediği herhangi bir şey onun için çok önemli olabiliyordu. O gittikten sonra kuzeni ardından yazmıştı, balkonda babası mangal yaparken söylemiş; “Mahallede et yiyemeyenler vardır, kokar bu, yapma.” diye. Bunu söyleyebilecek birisi işte.

Foça’da akşam olduğunda ikimizin de işi bitiyordu ve biz de kenara çekilip laflıyorduk. İşte o laflamalarda tanıdık birbirimizi. Hepimiz yeni biriyle tanıştığımız karşımızdakini inceleriz, kendi değer yargılarımızla onu bir ölçüp biçeriz. İşte o “not verme” safhasından sonra ikimizde birbirimize “iyi çocuksun” demiştik. O günden sonra da laflamaya hep devam ettik. Hatta o tutuklandı koştum görüşçüsü oldum, mektup arkadaşı oldum ki laflama devam etsin. Seneler içinde iyi iki dost olduk. En büyük “kavgamız” hangimizin daha yakışıklı olduğu üzerineydi. O haklıydı…

Sonrasında Cebo üniversiteyi kazandı. Daha farklı bir çevreyle tanıştı. Değişti mi? Evet. Eskiden taşıdığı geri yanlarından kurtuldu. Ama değişmeyi yanlış anlayanlardan olmadı. Mahalledeki teyzenin poşetini taşıyan Cebo olmaktan hiç vazgeçmedi. Çünkü o poşeti taşımadan “devrimci” olunamazdı, o poşeti taşımadan mahallenin Cebo’su olunamazdı. O da bunu görev olarak değil, bizim Cebomuz olarak yaptı hep.

Cebo ile birlikte katliamdan sonra Roboski’ye gittik. Köyün gencinden yaşlısına çok sevdiler Cebo’yu. Liseli gençler yanına gidiyor “Abi bizde üniversiteye gideceğiz ve senin gibi devrimci olacağız” diyordu. Roboski’de ev ev gezip çocuklara oyuncak taşıdı. Roboski’den döndükten sonraki senelerde ailelerle ara ara görüştü, çocuklar karnelerini yollayıp Cebo’nun da görmesini özellikle istediler. O gittikten sonra Roboskili Aileler aradılar bizi. Ağıtlarına bir de Cebo’yu eklemişler.

23 yaşında kararlı bir devrimci, inançları ve değerleri olan bir genç. Yaşından büyük gösterirdi ama hakkını veremeyeceği büyük sözleri hiç olmadı. Konuştuğu gibi yaşadı. Övüldüğünde utanan, şakalaşıldığında hemen adapte olan “iyi bir çocuk”tu. Bugün bile her adını andığımızda bizim için neşe kaynağıdır. Onu tanıyan herkes için onu tanımak bile başlı başına gurur kaynağıdır.

Son tutuklandığında evini basan polisler, ona bir toplantı esnasında çaktırmadan uzattığım notu delil diye almışlardı. Notta yazanın Bir Demet Tiyatro’dan alıntı olduğunu anlamayıp şifreli not sanmışlar; “Gülsuyu’na çıkınca Marmara Denizi’ni görüyorsun ya. Sakın kıskanma! Bizim dostluğumuz ondan büyük”

TEILEN